SEYHNAZIMKIBRISIHAZRETLERI.COMhttp://seyhnazimkibrisihazretleri.comseyhnazimkibrisihazretleri.com - Belgesellerden Seçme Bölümler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 seyhnazimkibrisihazretleri.com 1SEYHNAZIMKIBRISIHAZRETLERI.COMhttp://seyhnazimkibrisihazretleri.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Baharın güzelliklerinde Allah'ın sevgisini görmekDev galaksilerin muazzam düzeninden yerin içindeki ufacık bir organizmaya kadar herşeyde kusursuz bir mükemmellik ve denge yaratan Rabbimiz her canlıda sonsuz sanatının inceliklerini bizlere gösterir. Her bir mevsimin kendisine has nimetleri vardır. Allah her baharda bizlere coşan çiçekler, olgunlaşmaya başlayan iştah açıcı rengarenk meyveler, yavru hayvanlar ve yeniden doğan dipdiri bir doğa sunar. Allah tüm güzelliklerini insanlara sunarak merhametini bize gösterir. Allah'ın razı olacağı umulan tavır ise tüm bu nimetlerin Rabbimiz'in bir lütfu olarak bizlere ulaştığını kavramak ve O'na karşı sürekli şükredici bir ahlak içerisinde olmaktır. Bu ahlakı yaşayan insan güzelliklerden gereği gibi zevk alabilir. İnsanın çevresinde dönüp baktığı her yerde Allah'ın sevgisinin işaretini görebilmesi büyük bir ayrıcalık ve bitip tükenmeyecek bir sevinç ve mutluluk kaynağıdır. Allah bir ayetinde şu şekilde bildirmiştir:

 

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. [Bakara Suresi, 164]

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274522/baharin-guzelliklerinde-allahin-sevgisini-gormekhttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274522/baharin-guzelliklerinde-allahin-sevgisini-gormekMon, 04 Jun 2018 23:57:11 +0300
Hayvanların canlanma zamanıHayvanlar içinde bahar mevsimi canlanma zamanıdır. Havanın ısınmasıyla böcekler sırasıyla ortaya çıkar. Arılar ve kelebekler ağaçları ve çiçekleri tozlaştırmak için uçuşmaya başlarlar. Bombuslar baharda en erken mesaisi olan canlılardır. Çünkü havalar daha tam ısınmadan baharın ılık havasına karşı yalıtım sağlayan tüylü vücutlara sahiptirler. Bu tüylü vücutlar baharda havanın tam ısınmamış ilk zamanlarında onları korur. Kış uykusuna yatan canlılar uyanırlar. Baharda yavru hayvanlar kendini gösterir, her yerde tam bir canlılık meydana gelir. Kış mevsiminde daha sıcak iklimlerde yaşamak için göç eden pek çok hayvan tekrar geri döner. Göç eden hayvanlar Allah'ın ilham ettiği muhteşem zamanlamayla en doğru vakitte sıcak iklimlere göç etmeye başlarlar.

 

Göç eden hayvanların dönüşü

 

hayvanlar bulundukları yerleri terk ederek uygun ortamlara doğru, uygun zamanlarda göç ederler. Burada dikkati çeken en önemli nokta “uygun ortam” ve “uygun zaman” kavramlarıdır. Dünyanın dört bir yanındaki yüzlerce türde hayvanın hepsi, en küçüğünden en büyüğüne kadar bu uygun zaman kavramını çok iyi bilir. Göç eden canlıların şaşırmadan ve yanılmadan en doğru zamanda göç etmeleri apaçık bir mucizedir.

 

Kuşlar göçe başlamaya nasıl karar verirler?

 

Kuşların göç etmesini başlatan birçok neden vardır. Bu nedenlerden biri veya birkaçı oluştuğunda kuşlar için göç maratonu başlar. Bu etkenlerden biri, günlerin uzayıp kısalmasıdır. Gün uzunluklarındaki değişiklik, kuşların hormon sistemini etkiler.

Yapılan deneyler artan gün uzunluğunun hayvanları çeşitli şekillerde uyardığını göstermiştir. Işık öncelikle beyindeki açlık ve tokluğu kontrol eden hipotalamusu uyarır. Aynı anda beyindeki komşu merkezler de uyarılır. Bu hormonal değişiklikler kuşlarda aşırı iştah artışına neden olur. Böylece büyük oranlarda beslenip, göç için gerekli olan yağ depolarını oluştururlar. Göç döneminde yılın diğer zamanlarına göre %40 daha fazla beslenirler. Kazandıkları yağlar, derinin altında, uçuş kaslarında ve karın boşluklarında depolanır. Bu yağ depoları hem uçuş kaslarına destek olur hem de minimum yorgunlukla uzun süreli uçuşlara olanak sağlar.

Göçe başlama zamanının doğruluğu çok önemlidir. Eğer bir kuş, ilkbaharda göç hazırlığına başlamak için üreme alanındaki besinler bollaşana kadar beklese, göç etmek, çiftleşmek, kuluçkaya yatmak ve yavrularını besin bolluğunda beslemek için yeterli zamanı bulamaz. Kuşların yıllık göçlerinin zamanlaması, yuvadaki genç bireylerin en bol besinle karşılaşacakları dönemle eş zamanlıdır. Eğer kuş, üreme alanından uzaklaşmak için iklimin daha sertleşeceği zamanı beklerse, gerekli fizyolojik değişiklikleri gerçekleştirmeye zamanı kalmayacaktır. Kilo alarak enerji sağlamaya ihtiyacı olduğu halde bunu yapmadan yola çıkacaktır. Bu ise neslini devam ettirememesi demektir. Oysa böyle bir aksaklık olmaz ve kuşlar göç zamanını tam en doğru şekilde tespit ederler.

Kuşlar en doğru uçuş zamanını belirleyerek en doğru yoldan kendileri için en uygun bölgeye geri dönerler. Hayvanların bu yeteneklere kendi bilinç ve akıllarıyla sahip olduklarına inanmak elbette mantıksızdır.

Evrimci bilim adamları bu mükemmel mekanizmanın sözde evrimsel süreç içinde tesadüfen geliştiğini yani bu yeteneği canlılara tesadüf denilen mekanizmanın verdiğini savunurlar. Şüphesiz bu son derece saçma bir iddiadır. Kuşlarda tüm bu mekanizmanın bulunması ve kusursuz çalışması, kuşların göç için gerekli hazırlıkları yapabilmeleri, göç sırasında yönlerini bulmalarını sağlayan henüz bilmediğimiz yöntemleri kullanmaları bizlere çok ince bir biçimde planlanmış ve yaratılmış bir sistem olduğunu gösterir. Bunların hiçbiri elbetteki kör ve şuursuz tesadüflerin eseri olamaz. Böylesine hassas bir sistemin evrim teorisinin iddia ettiği gibi kuşların bedenlerine isabet eden rastantılar sonucu ortaya çıkmış olabileceğine inanmaksa saçmadır. Kuşların göç sistemi bir Yaratıcı'nın varlığına işaret etmekte ve bu canlıları Allah'ın yarattığını göstermektedir.

Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır ve (bütün) işler Allah'a döndürülür. [Ali İmran Suresi, 109]

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274520/hayvanlarin-canlanma-zamanihttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274520/hayvanlarin-canlanma-zamaniMon, 04 Jun 2018 23:53:44 +0300
Çiçeklerin mevsimiBaharın genellikle kuzey yarım kürede gece ve gündüzün eşitlendiği 21 Mart'ta bahar ekinoksuyla başladığı kabul edilir. Ancak baharın müjdecileri genellikle bundan birkaç hafta önce belirir. Şubat sonu ve Mart başından itibaren ilk açan çiçekler önümüzdeki bahar günlerinin ilk habercileridir.

 

Baharda tüm doğa uyanırken çiçekler ve ağaçlar da ne zaman tomurcuklanacaklarını ve çiçek açmaya başlayacaklarını bilirler. Her bir bitki baharın farklı vaktinde çiçek açar. Çiçek açma olayının zamanlaması bitkilerin üreme işleminin başarıyla gerçekleşmesi için son derece önemlidir. Tek bir bitkinin çiçek açması demek hücre içinde bir dizi moleküler sürecin, bitkinin biyolojik saatinin ve Güneş'ten gelen ışığın birbiriyle tam uyum içinde olması demektir. Peki bitkiler ne zaman çiçek açacaklarını nereden biliyorlar?

 

Bitkilerin canlanmasını söyleyen iç saatleri

 

Bitkilerin ilkbaharda uyanma kararını nasıl aldıkları sorusu yaklaşık 80 yıldır bilim adamları için adeta bir muammaydı. Bitkilerin bir şekilde günlerin uzunluklarını algıladıkları ve baharın yaklaştığını böyle anladıkları 1930'larda tespit edilmişti. Rus bilimadamları çiçek tomurcuklarının oluşumu için yapraklardan sürgünlerin ucuna kadar florigen isimli gizemli bir kimyasalın salgılandığını düşünüyorlardı. Ancak bilim dünyası çiçeklenme zamanına nasıl karar verdiklerini anlamak için uzun yıllar boyunca kapsamlı araştırmalar yaptı.

 

Günümüzde artık bitkilerin bir iç saatleri olduğu biliniyor. Bu iç saat Güneş ışığının artması ve günlerin uzamasıyla ayarlanıyor. Bitki içinde fotoreseptör denilen bazı proteinlerin Güneş ışığıyla aktive oldukları düşünülüyor. Fotoreseptör proteinler ışığı biyolojik aktiviteleri harekete geçiren sinyallere dönüştürüyorlar.

 

Bütün bitkiler baharın ilk günü açmazlar. Yılın farklı zamanlarında farklı bitkiler gelişir. Çünkü hepsinin Güneş ışığı, yağış ve diğer önemli faktörlere farklı oranlarda ihtiyaçları vardır. Her bitki Allah'ın ilhamıyla gelişebileceği en uygun zamanı bilir ve ona göre açar.

 

Fotoreseptör proteinler bitkiye çiçek açma zamanı geldiğini söyleyince bitki moleküler bir dizi işlem başlatacak bir hareketlenmeye girer. Bitkiler yapraklarında Flowering Locus T isimli bir protein üretmeye başlarlar. Bu protein üretildikten sonra sürgünlerin uçlarına kadar yolculuk eder. Burada bazı mokleküler geçirerek hücrelerin çiçek oluşturmasını tetikler. Günümüzde bilim adamları Rus bilimadamlarının 100 yıl önce öne sürdükleri gizemli bir hormonun Flowering Locus T olduğuna inanıyorlar.

 

Özetleyecek olursak proteinler başka bir proteinle iletişim kuruyor ve çiçekler olması gereken yerlerde tam da en doğru zamanda meydana geliyorlar. Şimdi böylesine büyük bir sorumluluğu üstlenmiş yapının sadece bir protein olduğunu bir daha hatırlayalım. Çıplak gözle asla göremeyeceğimiz ancak elektron mikroskoplarıyla inceleyebileceğimiz nano dünyaya ait olan bir protein. Ancak bu protein yol bilmeden, gözü olmadan, çiçek, bitki, yaprak nedir bilmeden hatta kendisinin varlığından dahi haberi olmadan tüm bu karmaşık görevleri eksiksiz yerine getirir. Söz konusu bu proteinin ne şuuru ne de bunları yapabilecek ve planlayacak bir aklı vardır. Tüm bunları bir proteini vesile ederek gerçekleştiren Yüce Allah'tır. Şüphesiz Allah'ın sebeplere ihtiyacı yoktur. Ancak bilim adamlarının 21. yüzyıl bilimi ve teknolojisiyle ulaştıkları bilgiler bize Allah'ın sonsuz aklını ve yaratma gücünü bir kere daha gösteriyor.

 

Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız. [Vakıa Suresi, 63-65]

 

Yeniden canlanan bitkiler nasıl besleniyor?

 

İlkbaharda ilk çiçeklenen bitkiler soğanlı bitkilerdir. Çünkü aslında baharın ilk günlerinin sıcaklığı bitkiler için uygun besin maddelerini sağlamaya yetmez. Güneş ışığı miktarı filizlerin oluşması için gerekli fotosentez koşulları açısından yeterli değildir. Ancak baharda ilk çiçek açan bitkiler için böyle bir sorun söz konusu değildir. Allah onları hayatta kalmaları için en uygun besin maddelerini, mineralleri ve nişastayı bir yıl önceden depolayabilecekleri bir tür erzak dolabıyla birlikte yaratmıştır. Bu erzak dolabı bitkilerin soğanlarıdır. Bitkilerin mevsim sonunda toprak üstündeki bölümleri kururken toprak altındaki soğanlarında besin depolanır. Bitkiler ilkbaharda yeşillenip çiçeklenmek için soğanlarındaki bu enerjiyi kullanırlar. Enerji depolayabilecekleri soğanları olmayan bitkilerin soğuk kış günlerinden sonra tekrar canlanmak için kullandıkları başka kaynaklar da vardır.

 

Kış mevsiminde doğadaki bitkilerin birçoğu ölür. Toprağa karışan bu ölü bitkiler topraktaki bakteriler tarafından moleküllere ayrıştırılır. Bu gözle görülemeyen küçücük bakteriler kış boyunca ölmüş bitkileri parçalar, mineral ve besine dönüştürür ve toprağı bunlarla zenginleştirir. Baharda tekrar canlanan doğanın ihtiyacı olan besin ve mineraller işte kış boyu çalışan bakteriler sayesinde toprakta hazırdır. Eğer bakterilerin bu çalışması olmasaydı dünyada yaşam mümkün olmazdı. Allah ayette şu şekilde bildirmiştir:

 

Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? [En'am Suresi, 95]

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274519/ciceklerin-mevsimihttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274519/ciceklerin-mevsimiMon, 04 Jun 2018 23:51:30 +0300
Canlıların kışın hayatta kalma yöntemi: Kış uykusuKış mevsimi birçok canlı için hayatın adeta durduğu bir dönemdir. Kış boyunca çoğu bitki büyümeyi durdurur. Yaşamlarını sürdürebilmeleri için bu gerekli bir tedbirdir. Sıcakkanlı hayvanlar içinse durum daha farklıdır. Onlar bir anlamda hayatlarını durdururlar.

 

Sıcakkanlı canlılar, vücut sıcaklıklarını belli bir aralıkta tutmak zorundadırlar. Ancak vücut sıcaklığını korumak oldukça büyük bir sorundur. Çünkü memeli hayvanlar ortam sıcaklığından daha yüksek bir vücut sıcaklığına sahiptirler. Bu yüksek sıcaklığı elde edebilmek için de fazladan enerjiye ihtiyaçları vardır, bunu ancak yiyeceklerden elde edebilirler. Fakat kış mevsimi hayvanlar için yiyeceğin en zor bulunduğu mevsimdir. İşte bu nedenle pek çok canlı Güney bölgelerine göç ederek bu sorunu çözerler. Ama bazı memeliler için bu tip yolculuklar imkansızdır. Bu nedenle onlar da farklı bir yöntemle kendilerini korumaya çalışırlar. Bu yöntem Allah'ın onları korumak için yarattığı kış uykusudur.

 

Kış uykusuna hazırlık

 

Kış uykusuna yatan canlılar kış mevsiminde sıcaklığın düşeceğini, yağacak kar nedeniyle de yiyecek bulamayacaklarını bilirler. Bu nedenle yaz ayları boyunca kışa hazırlık yaparlar. Öncelikle kendi kilolarının iki katı kadar kilo alırlar. Kışın vücutlarının ne tip zorluklarla karşılaşacağını, uzun uyku dönemi boyunca hiçbir şey yemeden nasıl canlı kalabileceklerini adeta hesap eder ve buna göre davranırlar. Yeni doğmuş ve henüz hiç kış mevsimi geçirmemiş bir yavru bile kışın sıcaklıkların düşeceğini ve yağan karın bütün bitki örtüsünü kaplayacağını Allah'ın ilhamıyla bilir ve tüm yaz mevsimi boyunca kilo alarak besin depo eder. Bunu bir bebeğin doğduğu anda karşılaşacağı tüm zor şartları bilerek bunlar için tedbirler almasına benzetebiliriz. İnsanlar için böyle bir durum imkansızdır. Ancak hayvanlar Allah'ın ilhamıyla hareket ederek bu mucizeyi ilk doğdukları andan itibaren gerçekleştirir.

 

Kış uykusu sırasında değişiklikler

 

Hayvanların yattığı kış uykusu klasik bir uyku değildir, çok fazla metabolik değişiklik meydana gelir. Kış uykusuna yatan canlıların kalp atışları ve nefes alıp vermeleri yavaşlar ve vücut sıcaklığı düşer. Tüm metabolizmasında yavaşlama meydana gelir. Kış uykusuna yatan hayvanların beyinlerine giden oksijen akışı normal düzeyin yüzde 2'sine kadar düşebilir. Türüne göre hayvanlar günlerce hatta haftalarca su içmek veya yemek yemek için uyanmaz. Bu uyku sırasında bazı hayvanlar nerdeyse ölmüş gibi görünürler. Örneğin bir tarla sincabının vücut sıcaklığı sıfırın altında 2 °C'ye, kalp atışları 15 saniyede sadece bir kere atar duruma kadar gelir. Nefes alması dakikalarca durabilir. Vücutlarındaki kan akışı yüzde 90'a kadar düşebilir. İnsanlarda böyle bir kan akışı düşüşü olsaydı dakikalar içinde insanlar hayatlarını kaybederlerdi. Ancak sincaplar bunu her kış ayında düzenli olarak yaparlar ve hayatta kalırlar.

 

Kış uykusunda zayıflamayan kemik dokusu

 

İlkbahar geldiğinde kış uykusuna yatan canlıların büyük bir bölümü kaslarında ya da kemiklerinde güçsüzlük olmaksızın uyanırlar. Ancak örneğin insanlar uzun süre hareket etmezlerse kemiklerin dokusu zayıflar, güçsüzleşir. Çünkü kemikler çok sağlam gibi gözükse de içlerindeki doku sürekli yenilenmek zorundadır. Hareket etmeyen bir kişide kemik dokusu üretimi çok yavaş olur. Kış uykusuna yatan hayvanların çoğu fiziksel fonksiyonlarını düşürmelerine rağmen kemik dokusu üretiminde hiçbir yavaşlama olmaz. Dolayısıyla hayvanlar haftalar sonra uyandıklarında aynı güçlü kemik yapısıyla uyanırlar.

 

Bilim adamları kış uykusuna yatan bir ayının iskeletinin o kadar süre hareketsiz kalıp nasıl güçsüzleşmediğini hala tam olarak çözemedi. Colorado Üniversitesi Biyotıp mühendislerinden Seth Donahue, bu özelliğin kalsiyum alımını düzenleyen ve kemik yoğunluğunun korunmasına katkıda bulunan paratiroid hormonundan kaynaklanabileceğine inanıyor.

 

Eğer bilim adamları kış uykusuna yatan hayvanlarda bu sistemin nasıl çalıştığını çözebilirlerse insanlarda ileri yaşlarda görülen ve kemik erimesi olarak bilinen osteoporoza ve diğer omurilik zedelenmelerine karşı çözüm getirebileceklerine inanıyorlar. Şüphesiz hayvanlara soğuk kış şartlarında hayatta kalabilmeleri için kış uykusunu ilham eden Yüce Rabbimiz bu uyku sırasında zarar görmemelerini sağlayan sistemleri de beraberinde yaratmaktadır.

 

Kış uykusuna mola

 

Uzun kış uykusu sırasında hayvanların  vücut sıcaklığı neredeyse yarı yarıya düşer. Kalp, karaciğer ve diğer organların çalışması için enerji gerektiğinden solunum ve kalp atışları iyice yavaşlar. Ancak bazı hayvan türleri bu tedbirlere rağmen soğukta donma tehlikesi geçirdikleri zaman hemen uyanarak, vücut sıcaklıklarını artırırlar ve daha sonra tekrar uykuya dalarlar. Örneğin kış uykusundaki bir sincap 14 ile 21 gün aralıklarla uyanır, savunma sistemi hücreleri oluşturur ve normal beyin fonksiyonlarına geri döner. Bu uyanmalarda vücutlarını titreterek tekrar 37 °C civarında bir vücut sıcaklığına geri dönerler. Kendi etraflarında biraz dönerler, esnerler ve sonra tekrar uykuya dalarlar. Yaklaşık 1 gün sonra vücut sıcaklıkları tekrar hızla düşer ve kış uykusuna geçerler.
 

Kutup ayılarının kış uykusu

 

Kutup ayıları da kış uykusuna yatarlar. Anne adayı kutup ayısı, kış uykusuna girdiği dönemde enerji harcamamak ve yavrularının daha iyi beslenmesini sağlamak için metabolizmasını düşürür. 7 ay boyunca metabolizmasındaki yağı proteine çevirerek enerji sağlar, kendisi hiç beslenmez. Kalp atışı oranını dakikada 70’ten 8’e kadar indirebilir ve metabolizmasını yavaşlatır. Bu dönemde yemek yemediği gibi doğal ihtiyaçlarını da karşılamaz. Böylelikle yavrularını doğuracağı dönem için enerji sağlamış olur.

 

Köpek balıklarının kış uykusu

 

İri köpek balıkları da denizlerdeki pek çok canlı gibi planktonlarla beslenirler. Kuzey Denizi’nde her Kasım ayında plankton yoğunluğu azaldığı için köpek balıkları besin ararken her zaman harcadıklarından çok daha fazla enerji harcamak zorunda kalırlar. Bu nedenle bir süre sonra güçsüz kaldıkları için yemek aramayı bırakıp, dibe çökerler ve kış uykusuna yatarlar. Okyanusun derinliklerinde aylarca hareket etmeden ve hiç beslenmeden yaşayabilirler. Bu sırada kalpleri sanki çalışmıyormuş gibi oldukça yavaş atar.

 

Kurbağaların kış uykusu

 

Kış uykusu sırasında bazı kurbağaların vücutlarında buz kristalleri oluştuğu keşfedilmiştir. Bu kurbağalardan gri ağaç kurbağası ve ilkbahar kurbağası gibi türlerin hepsi, kışları don olaylarının görüldüğü coğrafi bölgelerde yaşarlar. Kış uykusuna yattıklarında bu canlılarda hiçbir hayat belirtisi görülmez. Kalp atışları, nefes alış-verişleri ve kan dolaşımları neredeyse tamamen durur. Ağaç kurbağası ve diğer canlılardaki en önemli özellik ise, bol miktarda glikoz üretebilmeleridir. Glikoz, hücrelerden su çekilmesini önler, bu sayede büzülme olayı da engellenmiş olur. Böylece kurbağanın hücreleri bu donma olayından hiçbir zarar görmez.

 

Bu denli detaylı işlemleri uykusunda gerçekleştiren hayvanların tüm bunları kendilerinin akletmeleri imkansızdır. Şuur sahibi olan insanın dahi, vücut sıcaklığı veya kalp atışı hızı gibi vücut fonksiyonlarını, kendilerinin kontrol altında tutması mümkün değildir. Bu ancak, gelişmiş hastanelerde, son derece teknolojik ve oldukça detaylı cihazlarla ve kısmen mümkün olabilmektedir. Oysa kış uykusuna yatan hayvanların çoğunluğu, sanki yapmaları gerekenin ne olduğunu biliyormuş gibi, zorlu kış koşullarını rahatça geçirebilecek tedbirleri alır.

 

Kış uykusuna yatan hayvanların sahip olduğu kusursuz sistemleri örneksiz yaratan hiç şüphesiz Allah'tır. Bu canlılara bu hayranlık uyandıran davranışları alemleri yoktan var eden, sonsuz merhamet sahibi Yüce Allah ilham eder. Allah bir ayetinde insanları şöyle düşünmeye çağırır:

“Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz?” (Nahl Suresi, 17)

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274518/canlilarin-kisin-hayatta-kalma-yontemihttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274518/canlilarin-kisin-hayatta-kalma-yontemiMon, 04 Jun 2018 23:48:44 +0300
Bir bitki doğuyorBitkiler yeryüzündeki ekolojik dengenin ve canlılığın devamında son derece önemli bir role sahiptir. Bitkilerin üremeleri son derece basit gibi görünmesine rağmen içerik olarak oldukça komplekstir. Bitkilerin çoğalma sisteminin detaylarını öğrendikçe hayrete düşmemek elde değil.

 

Baharda renklerine, kokularına, şekillerine hayran olduğumuz çiçekler aslında bitkilerde üremeyi sağlayacak organların meydana geldiği yerdir. Çiçeklerin açmaya başladıkları dönemde ortaya çıkan polenler bitkilerin erkek üreme hücreleridir. Görevleri kendi türlerinin çiçeklerindeki dişi organlara ulaşabilmek ve ait oldukları bitkinin neslinin devamını sağlamaktır.

 

Her bitki polenlerini dağıtabilmek için kendine özgü bir yöntem kullanır. Bitkilerden kimi böcekleri kullanırlar kimileri ise rüzgarın taşımasından faydalanırlar. Bitkilerin döllenmesindeki kuşkusuz ki en önemli nokta her bitkinin yalnız kendi türünden olan bir bitkiyi dölleyebilmesidir. Bu yüzden doğru polenlerin doğru bitkiye gitmesi son derece önemlidir. Peki özellikle bahar aylarında havada bu kadar çok çeşitte polen dolaşırken nasıl olup da döllenmede hiç karışıklık çıkmaz? Polenler uzun yolculuklara, farklı polen taşıyıcılara ve değişen şartlara karşı nasıl doğru yerlere ulaşır?

 

Polenlerden tohuma doğru...

 

Bazı bitkiler döllenme işleminin ilk aşamasında bir arı, kelebek ya da herhangi bir böceğin vücuduna polenlerinin yapışmasını sağlarlar. Bu böceklerin başka bitkilere konmasıyla bu bitkilerin polenleri taşınmış olur. Polenlerini böceklere dağıttıran bitkilerle bu dağıtımda görev alan hayvanların arasındaki ilişkiler hayret vericidir. Çünkü bu canlılar karşılıklı bir alışverişi gerçekleştirmek için birbirini cezbedecek yöntemleri ustaca kullanırlar.

 

Önceleri hayvanlarla olan ilişkilerinde bitkilerin rollerinin fazla olmadığı zannedilirdi. Oysa araştırmalar bu kanaatin tam tersi bir sonucu ortaya koydu. Bitkiler hayvanları etkilemede çok aktif bir rol oynarlar. Kullandıkları özel stratejilerle polenlerini taşıyacak hayvanları mükemmel bir şekilde yönetirler. Örneğin bitkilerdeki renk sinyalleri arılara ve diğer hayvanlara hangi çiçeklerin polenlerini yaymaya hazır olduğunu haber verir. Çiçeklerdeki renk çeşitliliği böcekleri nektarın olduğu merkeze yöneltir. Bu renkler çiçeklerin ne kadar uzakta olduğunu belli etmekle beraber çiçekte nektar olup olmadığını da anlatırlar. Çiçeklerin rengiyle bağlantılı olan nektar miktarları böceklerin çiçek üzerinde daha uzun kalmasını sağlayarak döllenme ihtimalini artırır.

 

Bitki tarafından bir böceği veya kuşu cezbetmek amacıyla kullanılan yöntemlerden biri de kokudur. Bizim hoşumuza giden çiçek kokuları aslında bitkiler tarafından böcekleri cezbetmek için kullanılır. Özel çiçek kokuları polen yayıcılarını tam gerekli zamanda çekecek şekilde salgılanır. Salgılanan koku etraftaki böcekler için yol gösterici rehberdir. Kokuyu alan böcek bu kokunun kaynağında kendisi için lezzetli bir nektarın birikmiş olduğunu anlar. Karşılıklı gerçekleşen bu haberleşmeyle böcek duyduğu kokunun kaynağına doğru yol alır. Böcek rengiyle ve kokusuyla ulaştığı çiçekten nektarı almak için uğraşacak ve polenler üzerine yapışacaktır. Aynı böcek uğradığı başka bir çiçeğe daha önce yapışan polenleri bırakacak ve bu sayede bitkinin döllenmesi gerçekleşmiş olacaktır.  Böceğin, yaptığı bu önemli işten haberi bile yoktur. Elbette şuursuz bir bitkinin böcekleri kendisine çekmek için bu kadar değişik yöntemler kullanması makul değildir. Tüm bunları onlara ilham eden Yüce Allah'tır.

 

Tekrar düşünmek...

 

İlkbaharda doğa yeniden canlanır. Çiçekler rengarenk açar, kış aylarında kuruyan dallar yapraklarla yeniden yeşerir. İnsan düşünmediği zaman çevresinde gerçekleşen bu mucizevi olayları göremez. Örneğin zar gibi ince kanatlara sahip olan kelebeklerin nasıl olup da uçtuğunu, her an her yerde gördüğümüz çiçeklerin nasıl bu kadar çeşitli renklere sahip olduğunu, metrelerce yükseklikteki ağaçların en uç dallarının bile Güneş altında nasıl yemyeşil kaldığını düşünmediğimiz sürece bunlardaki incelikleri kavrayamayız. Hatta bir çiçekteki olağanüstü sanat bile dikkatimizi çekmeyebilir. Bitkileri düşünelim, meyveleri, sebzeleri, çiçekleri ve ağaçları. Her biri farklı renklere, kokulara ve tatlara sahip olan bitkiler Allah'ın yaratma sanatının delillerindendir.

 

Çevrenizde her an gördüğünüz kimi zaman da sadece kitaplardan tanıdığınız bitkilerin her biri kendine özgü renklere ve desenlere sahiptir. Hepsinin üreme şekilleri, içerdikleri nektar oranı, kokuları hep birbirinden farklıdır. Gülleri düşünelim, kırmızı, beyaz, sarı, turuncu, pembe, geçişli renkler, kuşkusuz hepsi bunları gören bir insanın Allah'a hayranlık duyması için yeterlidir. Bu çiçekleri yaratan Allah'ın sonsuz kudretini kavrayamaması çok büyük bir nankörlük olur. Allah Kuran'da gördüğü yaratılış delillerini takdir edemeyen insanlardan şöyle bahsetmiştir:

 

Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler. Onların çoğu Allah'a iman etmezler de ancak şirk katıp-dururlar. [Yusuf Suresi, 105-106]

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274517/bir-bitki-doguyorhttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274517/bir-bitki-doguyorMon, 04 Jun 2018 23:46:06 +0300
Doğanın uyanış zamanı ilkbaharBahar yeni başlangıçların mevsimi demektir. Bu mevsimde bitkiler tomurcuklanır, çiçekler açar, göç eden kuşlar tekrardan geri gelirler. Kedi ve köpek yavruları ise adeta her köşe bucakta oyunlar oynarlar. Kelebekler ve arılar için ise tekrardan çiçek mesaileri başlar. Tüm dünya sanki yeniden hayat bulur.

 

İlkbahar canlanma ve yenilenme zamanıdır. Artan sıcaklık kış ayları boyunca donmuş olan toprağı yumuşatır. Böylece toprak ekinlerin çıkması, tohumların filizlenmesi için en uygun hale gelir. Yağışlar toprağa kök salan tohumları sular, ormanlar ve tarlalar kahverengiden yeşile döner. Günler uzar, çiçekler açmaya başlar. Ağaçlar ve çalılar yeniden filizlenir. Daha sıcak bölgelere göç eden canlılar geri dönerken kış uykusuna yatanlar uyanır, ortaya çıkarlar. Pek çok hayvanın baharda yavruları olur. Bahar tüm doğanın rengini değiştirirken bazı hayvanlar da yeni çevreleriyle uyum sağlamak için renk değiştirir.

 

Ve kendi rahmetinin önünde rüzgarları müjdeciler olarak gönderen O'dur. Biz, gökten tertemiz su indirdik; Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için. Andolsun bunu, onların arasında öğüt alıp-düşünsünler diye çeşitli biçimlerde açıkladık. Ama insanların çoğu nankörlük edip ayak direttiler. [Furkan Suresi, 48-50]

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274516/doganin-uyanis-zamani-ilkbaharhttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274516/doganin-uyanis-zamani-ilkbaharMon, 04 Jun 2018 23:40:27 +0300
Psikoloji: Freudizmin Yenilgisi19. yüzyıldaki ateist dogmanın psikoloji alanındaki temsilcisi, Sigmund Freud idi. Freud, ruhun varlığını reddeden ve insanın tüm ruhsal dünyasını cinsel dürtülerle açıklamaya çalışan bir psikoloji teorisi ortaya attı. Freud, buhranların kaynağını açıkladığı iddiasındaydı. Oysa asıl onun teorisi yeni buhranlar körüklüyordu. İnsanı sadece bencil tutkularını tatmin etmek için yaşayan bir tür hayvan olarak tanımlayan bu öğreti, ahlaki değerleri yozlaştırarak insanları yalnızlık, korku ve depresyona itiyordu. Freud'dan etkilenen sanatçıların tabloları bu öğretinin karanlık dünyasını tasvir ediyordu.

 

Freud'un en büyük saldırısı ise dine karşıydı. 1927'de yayınlanan Bir İlüzyonun Geleceği adlı kitabında, dini inancın sözde bir tür akıl hastalığı olduğunu ileri sürüyor ve insanlığın ilerlemesiyle birlikte dini inançların tamamen ortadan kalkacağı gibi akıl dışı bir varsayımı savunuyordu.

 

Sadece Freud değil, 20. yüzyılın diğer önde gelen psikologları da genellikle koyu birer ateistti. Davranışçı ekolün kurucusu B. F. Skinner ya da rasyonel-duygusal terapinin kurucusu olan Albert Ellis bu ateistlerin en ünlüleriydi. Sonuçta psikoloji dünyası ateizmin arka bahçesi haline geldi. 1972 yılında Amerikan Psikoloji Derneği üyeleri arasında yapılan bir araştırmaya göre, ülkedeki psikologların sadece % 1.1'inin dini inanç sahibiydi.


Ama psikologların çoğunun içine düştüğü bu büyük aldanış, kendi yürüttükleri  araştırmaları tarafından çürütüldü. Öncelikle Freud'un teorilerinin hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı ortaya çıktı. Dahası, dinin, Freud ve diğer bazı psikoloji teorisyenlerinin iddialarının aksine zihinsel sağlığın çok temel bir ögesi olduğu anlaşıldı. Amerikalı yazar Patrick Glynn, bu önemli gelişmeleri şöyle özetler:

20. yüzyılın son çeyreği Freud'un kurduğu psikoanalitik vizyona hiç de uygun davranmadı. Bunun en dikkat çekici yönü ise, Freud'un din hakkındaki görüşlerinin tamamen yanlış çıkmasıydı. Son 25 yılda psikoloji alanında yapılan araştırmalar, dini inancın, Freud'un ve müridlerinin iddia ettiği gibi bir tür nevroz veya nevroz kaynağı olmak bir yana, genel zihinsel sağlık ve mutluluğun en tutarlı ögelerinden biri olduğunu ortaya çıkardı. Üstüste yapılan pek çok araştırma, dini inanç ve ibadetlerle; intihar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, boşanma ve depresyon gibi konulardaki sağlıklı davranışlar arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösterdi. (Sayfa 61)

Bir başka deyişle ateizm, psikoloji alanında da hezimete uğradı.

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274513/psikoloji-freudizmin-yenilgisihttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274513/psikoloji-freudizmin-yenilgisiMon, 04 Jun 2018 20:34:22 +0300
Kozmoloji: Yaratılışın Keşfedilmesi20. yüzyıl biliminin ateizme vurduğu ilk büyük darbe, kozmoloji alanında oldu. "Sonsuzdan beri var olan evren" iddiası yıkıldı ve evrenin bir başlangıcı olduğu, bir başka ifadeyle yoktan yaratıldığı bilimsel delillerle ortaya çıktı.

"Sonsuzdan beri var olan evren" fikri ilk kez Eski Yunan'daki ateist düşünürler tarafından ortaya atılmıştı. Bu düşünceyi Yeni Çağ'da ilk kez savunan kişi 18. yüzyılın Alman düşünürü Immanuel Kant oldu. Kant, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve bu sonsuzluk içinde her olasılığın gerçekleşebileceğini öne sürdü. Ancak bu iddiası sadece varsayımlara dayanıyor, hiçbir bilimsel veri içermiyordu. 19. yüzyılda ise, evrenin bir başlangıcı, yani yaratılış anı olmadığı şeklindeki bilim dışı iddia, geniş bir kabul görür hale gelmişti. Oysa bilim, çok geçmeden evrenin bir başlangıcı olduğunu kanıtlayacaktı.

 

Bu kanıt, Big Bang (Büyük Patlama) teorisinden geldi.

Big Bang teorisine bir dizi keşif sonunda varıldı. Amerikalı astronom Edwin Hubble, 1929 yılında, evrendeki galaksilerin birbirlerinden sürekli olarak uzaklaştıklarını ve dolayısıyla evrenin genişlemekte olduğunu fark etti. Genişleyen bir evrenin içinde zamanla geri gidildiği takdirde, tüm evrenin tek bir noktadan başladığı sonucu ortaya çıkıyordu. Astronomlar, bu "tek nokta"nın sonsuz bir çekim gücü ve sıfır hacme sahip "metafizik" bir durum olduğu gerçeğiyle karşılaştılar. Madde ve zaman, bu hacimsiz noktanın dışarıya doğru "patlamasıyla" ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle, evren yoktan yaratılmıştı.

 

Big Bang teorisi, materyalistleri "rahatsız etmesine" rağmen, somut bilimsel bulgularla desteklenmeye devam etti. Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki bilim adamı 1960'lı yıllarda yaptıkları gözlemlerle, bu patlamanın radyoaktif kalıntılarını tespit ettiler. Aynı gerçek 1990'larda COBE (Kozmik Fon Tarayıcısı) adlı uydu tarafından belirlenen radyoaktivite göstergeleri tarafından da doğrulandı. 2000'lerin başında uzaya gönderilen bumerang balonundan geçirilen veriler de COBE'nin ulaştığı bilgileri teyit etti. Big Bang'in ispatı materyalist fikri yerle bir etti ve bu sebeple de en çok ateist-materyalist bilim insanlarından tepki gördü. Uzun yılar boyunca ateist olan ancak sonradan Allah'ın varlığına iman ettiğini söyleyen Antony Flew , atiest olduğu dönemde Big Bang'le ilgili ilginç bir itirafta bulunur:

 

İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir.

 

Bugün bu bilimsel gerçekler karşısında ateistler fikren yenilmiş durumdadır.

 

Big Bang'e yönelik ateist tepkinin bir örneği, materyalist bilim dergilerinin en ünlülerinden birinin editörü John Maddox'un bir makalesinde ifade edilmiştir. Maddox, "Kahrolsun Big Bang" (Down with the Big Bang) başlığıyla yazdığı makalede "Big Bang'in felsefi olarak kabul edilemez olduğunu" çünkü "Big Bang ile birlikte teologların yaratılış fikrine güçlü bir destek bulduklarını" yazmıştır. Dahası "Big Bang'in gelecekteki on yılı çıkaramayacağı" kehanetinde bulunmuştur. Oysa Maddox'un bu hayaline karşın, Big Bang o günden bu yana çok daha güçlenmiş, evrenin yaratılışını ispatlayan daha pek çok bilimsel bulgu elde edilmiştir.

 

Sonuçta modern astronominin ulaştığı gerçek şudur: Evren yoktan bir anda varolmuştur. Madde ve zamanı, her ikisinden de münezzeh olan sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı var etmiştir. İçinde yaşadığımız evreni var eden o Yaratıcı tüm alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'tır.

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274512/kozmoloji-yaratilisin-kesfedilmesihttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274512/kozmoloji-yaratilisin-kesfedilmesiMon, 04 Jun 2018 20:31:40 +0300
Fizik ve Astronomi: Rastlantısal Evren Fikrinin Çöküşü20. yüzyıldaki astronomik buluşların çökerttiği bir diğer ateist dogma ise, "rastlantısal evren" iddiasıdır. Evrendeki maddelerin, gök cisimlerinin, bunları düzenleyen kanunların amaçsızca ve tesadüfen ortaya çıktığı iddiası, çok çarpıcı bir biçimde yıkılmıştır.

 

Bilim adamları evrendeki tüm fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir biçimde düzenlendiğini ilk kez 1970'li yıllarda farkettiler. Araştırmalar derinleştikçe, evrendeki fizik, kimya ve biyoloji kanunlarının; yerçekimi, elektromanyetizma gibi temel kuvvetlerin ve elementlerin yapılarının insanın yaşamı için en uygun şekilde düzenlendikleri bulundu. Örneklerini birlikte inceleyelim.

 

Evrenin ilk genişleme hızında yani Big Bang'in patlama şiddetinde olağanüstü derecede hassas bir denge vardır. Bilim adamlarının hesaplarına göre eğer ilk patlama hızı milyar kere milyarda bir bile farklı olsa, o durumda madde ya tekrar içine çökmüş veya tamamen dağılmış olacaktı. Bir diğer deyişle, daha evrenin ilk anında, milyar kere milyarda birlik bir isabet vardır.

 

Elbette bu bir tesadüf değildir. Yerçekimi veya elektromanyetizma gibi fiziksel kuvvetler düzenli bir evren ortaya çıkması ve yaşamın var olabilmesi için tam olmaları gereken değerlerdedirler. Bu kuvvetlerdeki çok küçük oynamalar, örneğin milyar kere milyar kere milyar kere milyarda 1'lik farklar evrenin sadece bir radyasyondan veya bir hidrojen bulutundan ibaret olmasına sebep olabilirdi.

 

Bu durumda Güneş sistemi, gezegenler ve dünyamız da var olmayacaktı.

 

Evrenin her detayı gibi bizim kendi Güneş sistemimiz de hassas ayarlarla yaratılmıştır.  Güneş'in büyüklüğü, güneş ışınlarının dalga boyu ve Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığı tam insan yaşamı için gereken değerlerdedir. Bu değerlerdeki çok ufak sapmalar bile yeryüzündeki yaşamı bir anda yok edebilir. Dünya atmosferinin solunum için en ideal orandaki gazları içermesi veya Dünya'nın manyetik alanının, yeryüzü şekillerinin tam insan yaşamına uygun biçimde olması da önemli "hassas ayar" örneklerinden sadece birkaçıdır. Dünyamızın dörtte üçünü kaplayan suyun da insan yaşamına göre ayarlanmış özellikleri vardır. Su, diğer tüm sıvıların aksine üstten donar. Bu ise denizlerin bir buz yığınına dönmesini engeller ve yaşamın devamını sağlar. Suyun akışkanlık değeri ya da fiziksel ve kimyasal özellikleri de canlılar için olabilecek en ideal ölçülerdedir.

 

Burada birkaç örneğinden söz ettiğimiz bu hassas ayarlar bilim insanlarını önemli bir sonuca götürmüştür. Bilim insanlarının deyimiyle evrende bir insani ilke vardır. Yani evrendeki her ayrıntı, insan yaşamını gözeten bir amaçla yaratılmıştır. Ancak ilginç bir şekilde bu gerçeği ortaya çıkaran bilim insanlarının büyük bölümünün, aslında bu sonuca varmayı pek de istemeyen materyalist kişiler oluşudur.

 

Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında bu gerçeği şöyle ifade eder:

Kanıtları inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliyoruz; evrenin kökeninde bir doğa üstü Akıl devreye girmiştir. Yoksa bir anda, hiç de o niyeti taşımamamıza rağmen, İlahi bir Varlık'ın var olduğuna dair bilimsel delillerle mi yüzyüze geliyoruz? (Sayfa 27)


Ünlü moleküler biyolog Michael Denton ise, Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor adlı kitabında şu yorumu yapmaktadır:

20. yüzyıl astronomisinde ortaya çıkan yeni tablo, geçmiş dört yüzyılda bilim çevrelerinde giderek yükselmiş olan varsayıma çok güçlü bir meydan okuma oluşturmaktadır. Bu, yaşamın evrensel tablo içinde tamamen rastlantısal ve önemsiz olduğu varsayımıdır.... (Sayfa 14)

 

Kısacası, ateizmin belki de en temel dayanağı olan "rastlantısal evren" kavramı bugün çökmüş durumdadır. Bu kavramın bir yanılgı olduğu ise zaten insanlara bundan 14 asır önce Kuran'da bildirilmiştir.

 

Allah'ın Kuran'da şöyle buyurmuştur:

 

Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır… (Sad Suresi, 27)

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274511/fizik-ve-astronomi-rastlantisal-evrenhttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274511/fizik-ve-astronomi-rastlantisal-evrenMon, 04 Jun 2018 20:29:06 +0300
Doğa Bilimleri: Evrim Teorisinin Çöküşü 19. yüzyılda zirveye tırmanan ateizmin en önemli sözde bilimsel dayanağı, Darwin'in evrim teorisiydi. Darwin, hiçbir bilimsel delili olmamasına rağmen insanın ve tüm diğer canlıların kökeninin bilinçsiz doğa mekanizmaları olduğunu ileri sürdü ve böylece ateistlerin asırlardır açıklayamadıkları bu konuya bilim dışı bir açıklama getirdi. Nitekim devrin ateistleri Darwin'in teorisini büyük bir sevinçle karşıladı. Marx ve Engels başta olmak üzere, 19. yüzyılın ateist düşünürleri bu teoriyi felsefelerinin temeli olarak belirlediler.

 

Ancak ateizmin bu en büyük dayanağı da 20. yüzyıldaki bilimsel bulgularla yıkıldı. Fosil bilimi, biyokimya, anatomi, genetik gibi farklı bilim dallarının ortaya koyduğu kanıtlar, evrim teorisini çok farklı yönlerden çürüttü.

 

Darwin canlı türlerinin hepsinin hayali tek bir ortak atadan geldiği, çok uzun zaman içinde küçük ve aşamalı değişimlerle farklılaştıklarını öne sürmüştü. Bu iddianın kanıtlarının ise fosillerde, yani canlıların katılaşmış kalıntılarında bulunacağını ummuştu. Ancak 20. yüzyıl boyunca yürütülen fosil araştırmaları bunun tam aksi bir tablo ortaya çıkardı. Kazılarda yaklaşık 700 milyon fosil elde edildi ama bunların arasında Darwin'in teorisini kanıtlayacak tek bir tane bile ara tür fosili yoktu. Elde edilen bütün fosiller tüm uzuvları ve özellikleri ile tam ve kusursuz canlılara aitti.

 

Dahası, bilinen tüm temel canlı grupları, fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkmaktadır, kendilerinden önce herhangi bir "ataları" bulunduğuna dair hiçbir iz kesin olarak yoktur. Örneğin "Kambriyen Patlaması" olarak bilinen olgu evrim teorisini yıkmaya yeterlidir. Bu erken jeolojik dönemde, hayvanlar alemindeki temel kategorilerin tamamına yakını aniden belirmiştir. Vücut yapıları birbirlerinden tümüyle farklı olan yumuşakçalar, omurgalılar, eklembacaklılar, derisidikenliler gibi çok farklı kategorilerdeki canlılar son derece kompleks organ ve sistemleriyle aniden ortaya çıkmışlardır. Fosil kayıtlarının ortaya koyduğu bu gerçek, evrim teorisini çürütmekte ve yaratılışı kanıtlamaktadır.

 

Darwin, teorisini ortaya atarken hayvan yetiştiricilerinin farklı köpek veya at cinsleri türetmeleri gibi örneklere dayanmıştı. Her canlının bu şekilde ortak bir atadan gelmiş olabileceğini savunmuştu. Ancak 19. yüzyılın yetersiz bilim düzeyi içinde ortaya atılan bu iddia da 20. yüzyıldaki bulgularla çürüdü. Farklı hayvan ve bitki türleri üzerinde onyıllar boyu yapılan gözlemler, canlılardaki çeşitlenmenin hiçbir zaman için belirli bir genetik sınırın ötesine geçmediğini gösterdi. Öte yandan genetik deneyler, neo-Darwinizm'in bir "evrim mekanizması" olarak tanımladığı mutasyonların da canlılara hiçbir yeni genetik bilgi eklemediğini, aksine onlara hep zarar verdiğini ortaya koydu. Meyve sinekleri üzerinde yapılan sayısız mutasyon deneyinde hep sakat bireyler ortaya çıktı.

 

Darwin'in teorisine göre yeryüzündeki yaşamın cansız maddelerden başlamış olması gerekir. Peki ileri sürülen bu ilk canlı nasıl ortaya çıkmıştır? Darwin bu konuya değinmemiş sadece “ilk canlı hücre küçük sıcak bir göletin içinde ortaya çıkmış olabilir” diye yazmıştı. Darwinizm'in bu açığını kapatmak niyetiyle konuya eğilen evrimci biyologlar, hayalkırıklığına uğradılar. Tüm gözlem ve deneyler, cansız maddenin içinden canlı bir hücrenin doğmasının tek kelimeyle imkansız olduğunu gösterdi.

 

20. yüzyılın ikinci yarısında bilim adamları birşeyi daha keşfettiler: Başta canlı hücresi ve içindeki kompleks organeller olmak üzere canlılık son derece kompleks yapılarla doludur. Hiçbir kameranın kendisiyle boy ölçüşemeyeceği gözlerimiz; kuşların, uçuş teknolojisine ilham kaynağı olan kanatları; canlı hücresinin içiçe geçmiş kompleks sistemleri; veya DNA'daki olağanüstü bilgi... Tüm bunlar açık birer yaratılış örneğidir ve canlılığı kör rastlantıların ürünü sayan evrim teorisini çaresiz bırakmaktadır.

Bu bilimsel gerçekler, 20. yüzyılın sonunda Darwinizm'i köşeye sıkıştırmış durumdadır. Bugün başta ABD olmak üzere pek çok Batılı ülkede bilim adamları Darwinizm'i reddetmekte ve onun yerine yaratılışı savunmaktadır. Kısacası bilim, tüm canlıları Allah'ın yaratmış olduğu gerçeğini bir kez daha tasdik etmektedir…

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274510/doga-bilimleri-evrim-teorisinin-cokusuhttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274510/doga-bilimleri-evrim-teorisinin-cokusuMon, 04 Jun 2018 20:26:56 +0300
Ateist İdeolojilerin ÇöküşüAteizmin 20. yüzyıldaki çöküşü, sadece bilim dallarında değil, aynı zamanda siyaset ve toplumsal ahlak düzeyinde de geçerlidir.

Komünizmin yıkılması, bunun önemli örneklerinden biridir. Komünizm 19. yüzyıldaki ateist sapmanın en dikkat çekici siyasi sonucuydu. İdeolojinin kurucuları olan Marx, Engels, Lenin, Troçki veya Mao, ateizmi en temel prensip olarak benimsediler. Lenin'in en büyük yardımcılarından ama aynı zamanda en büyük rakiplerinden olan Troçki, 1940 yılında kaleme aldığı vasiyetinde ateizm ile ilgili görüşlerini çok net bir şekilde ifade ediyordu:

 

Bilinçli hayatımın kırk üç yılı boyunca hep devrimci olarak kaldım; bu sürenin kırk iki yılında da Marksizm bayrağı altında mücadele ettim. Eğer herşeye yeniden başlayacak olsaydım elbette bazı küçük hatalarımdan sakınmaya çalışırdım fakat hayatımın ana yönü değişmezdi. Ben bir proleter devrimcisi, bir Marksist, bir diyalektik materyalist ve iflah olmaz bir ateist olarak öleceğim...

 

Komünist rejimler ateizmi topluma yaymak ve dini inançları yok etmek istiyorlardı. Stalin Rusyası başta olmak üzere, Kızıl Çin, Kamboçya, Arnavutluk ve bazı Doğu Bloku Ülkeleri'nde başta Müslümanlar olmak üzere dindarlara karşı büyük baskılar uygulandı, hatta toplu kıyımlar gerçekleştirildi.

Ama bu kanlı sistem, 1980'lerin sonunda beklendiği gibi çöktü. Aslında çöken şey bizzat ateizmdi.

Amerikalı yazar Patrick Glynn, konuyu şöyle açıklamaktadır:

Tarihçiler komünizmin çöküşüne giden faktörleri detaylı inceledikçe, Sovyet elitinin bir tür ateist "inanç krizi"nin sancıları içinde olduğu açığa çıkmaktadır... Ateist bir ideolojinin etkisinde yaşadıklarından dolayı, Sovyet sisteminin insanları çok kötü bir moral çöküntüsü yaşamıştır. Yönetici sınıf da dahil olmak üzere, Sovyet halkı her türlü ahlaki duyguyu ve her türlü umudu yitirmiştir. (Sayfa 161-162)

Sovyet sisteminin bu büyük "inançsızlık krizi"nin ilginç bir göstergesi, devlet başkanı Mihail Gorbaçov'un yapmaya çalıştığı reformlardı. Gorbaçov başa geldiği günden itibaren, ekonomik reformların yanında ahlaki sorunlarla da ilgilendi. Örneğin ilk olarak alkolizme karşı bir kampanya başlattı. Önceleri uzun süre eski Marksist-Leninist kavramları kullandı, ancak bunun fayda etmediğini görünce, rejiminin son yıllarındaki bazı konuşmalarında Allah'tan söz etmeye dahi başladı -gerçekte bir ateist olmasına rağmen. Ancak kuşkusuz bu samimiyetsiz inanç sözleri fayda etmedi ve Soyvet toplumunun inanç krizi daha da büyüdü. Sonuç, dev Sovyet imparatorluğunun bir anda çökmesiydi.

20. yüzyıl sadece komünizmin değil, 19. yüzyıldaki din aleyhtarı felsefelerin bir diğer meyvesi olan faşizm de yıkıldı. Faşizm, ateizm ile putperestliğin sentezi sayılabilecek bir felsefenin ürünüydü. Faşizmin fikir babası sayılan Friedrich Nietzsche, putperestliği övmüş, İlahi dinlere şiddetle saldırmış, hatta kendini "Deccal" (Antichrist) olarak tanımlamıştı. Nietzsche ve onun felsefesini izleyen Martin Heidegger Nazi Almanyasının en büyük ilham kaynakları oldular. Bu iki ateist düşünürün şiddeti öven ateist felsefesi Nazi Almanyası'ndaki korkunç vahşetleri doğurdu. Birer ateist olan Hitler ve kurmayları Almanya'yı bir korku devletine dönüştürdükten sonra tarihin en kanlı savaşını başlattılar.

 

II. Dünya Savaşı olarak anılacak bu cinnet, tam 55 milyon insanın hayatına mal oldu. Nazilerin savaş sırasında kurdukları toplama kampında ise Yahudiler, Çingeneler, Slavlar gibi farklı etnik gruplar veya başta dindarlar olmak üzere Nazi ideolojisine aykırı düşen insanlar katledildiler.

Ateizmin bir diğer toplumsal sonucu ise, 20. yüzyılın ikinci yarısında liberal Batı toplumlarında ortaya çıktı. Hıristiyan ailelerde yetişen Batılı gençler Darwin, Marx ya da Freud gibi ateist ideologların öğretilerinin etkisiyle dine karşı cahilce ve öfke dolu bir akım geliştirdiler. 60'lı yıllarda ABD ve Batı Avrupa'da hızla gelişen bu akım cinsel devrim kavramını ve bununla birlikte hippilik rüyasını doğurdu. Hippiler sınırsız uyuşturucu ve cinsellikle mutluluğu yakalayacaklarını sanıyorlardı. John Lennon'in “din olmadığı bir dünya hayal et” şarkısıyla sokaklara dökülen bu gençler aslında kitlesel bir aldanış içindeydiler.

 

Nitekim dinin olmadığı dünya onlara çok kötü bir son hazırladı. 60'lı yılların hippi önderleri 70'lerin başında birbiri ardına intihar ettiler ya da uyuşturucu komasından öldüler.  John Lennon ise ruh hastası bir hayranı tarafından vurularak öldürüldü. Karakolların duvarlarına asılan kayıp listelerindeki gençlerin çoğu uyuşturucu nedeniyle hayatını kaybetmişti. Aynı kuşağın şiddete başvuran gençleri ise yine şiddetle karşılık gördüler. Allah'tan ve dinden yüz çeviren, devrim ya da aşk gibi kavramların kendilerini kurtaracağını zanneden 68 kuşağının gençleri hem kendilerini hem de toplumlarını harap ettiler.

Buraya kadar kısaca özetlediğimiz bilgiler ateizmin kaçınılmaz bir çöküş içinde olduğunu açıkça göstermektedir. Bir diğer ifadeyle insanlık Allah'a yönelmektedir. Bu gerçek sadece burada aktardığımız bilim veya siyaset alanları ile sınırlı değildir. Ünlü devlet adamlarından sinema yıldızlarına ve pop sanatçılarına kadar Batı toplumunun pek çok kanaat önderi eskisine göre daha dindardır. Uzun yıllar ateist olarak yaşadıktan sonra gördüğü gerçekler karşısında Allah'a iman eden birçok insan vardır. Bu nedenledir ki içinde yaşadığımız dönem önemli bir dönemdir. Asırlardır insanlara akıl ve bilimin yolu gibi gösterilmek istenen ateizmin büyük bir akılsızlık ve cehalet olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Bilimi kendisine araç edinmek isteyen materyalist felsefe bilimin kendisi tarafından çürütülmüştür. Böyle olması da kaçınılmazdır. Çünkü ateizm olabilecek en büyük akılsızlıktır. Allah'ı inkar edenlerin ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduğu Kuran ayetlerinde şöyle haber verilir:

 

Nasıl oluyor da Allah'ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O'na döndürüleceksiniz. Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. Ve O, herşeyi bilendir. (Bakara Suresi, 28-29)

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274509/ateist-ideolojilerin-cokusuhttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274509/ateist-ideolojilerin-cokusuMon, 04 Jun 2018 20:24:53 +0300
Ateizmin çöküşü - Girişİnsanlık tarihinde önemli dönüm noktaları vardır. Şuanda bunların birinde yer alıyoruz. Kimileri bunu globalleşme veya bilgi çağı olarak yorumluyor. Bu tespitler doğru, ancak bunlardan daha da önemli bir gelişme var. Kimileri henüz bunun farkında olmasa da son 30-35 yıldır bilim ve felsefe alanında çok büyük bir değişim yaşanıyor. 19. yüzyıldan bu yana bilim ve düşünce dünyasında etkin olan ateizm önlenemez bir biçimde çöküyor.

 

Ateizm yani Allah'ın varlığını inkar düşüncesi eski çağlardan beri varoldu. Ancak bu fikrin asıl yükselişi, 18. yüzyıl Avrupası'ndaki bazı din karşıtı düşünürlerle başladı. Denis Diderot, Baron d'Holbach veya David Hume gibi materyalistler, devrin bilimsel seviyesinin düşük olması sebebiyle madde dışında bir varlık alemi bulunmadığını öne sürdüler. 19. yüzyıla gelindiğinde ateizm daha da yaygınlaşmıştı. Feuerbach, Marx, Engels, Nietzsche, Durkheim ya da Freud gibi düşünürler, ateist düşünceyi farklı bilim ve felsefe alanlarına uyguladılar.

 

Ateizme en büyük desteği sağlayan kişi ise, teorisi hiçbir zaman bilim tarafından desteklenmemiş olan Charles Darwin oldu. Darwinizm, ateistlerin asırlardır cevap veremedikleri "canlılar ve insan nasıl var oldu" sorusuna, sözde bilimsel hayali hikayelere dayalı bir yanıt öne sürdü. Doğanın içinde, cansız maddeyi canlandıran ve sonra da ondan milyonlarca farklı canlı türü türeten bir mekanizma olduğunu iddia etti ve pek çok kişiyi bu yanılgıya inandırdı.

 

19. yüzyılın sonlarında, ateistler, kendilerince her şeyi açıkladığını sandıkları bir "dünya görüşü" oluşturmuşlardı: Büyük bir cehaletle evrenin yaratılmış olduğunu inkar ediyor, buna karşı "evren sonsuzdan beri vardır, başlangıcı yoktur" diyorlardı. Evrendeki düzen ve dengenin tesadüflerin sonucu olduğunu ileri sürüyor, kainatta hiçbir amaç bulunmadığını iddia ediyorlardı. Canlıların ve insanların nasıl var olduğu sorusunun Darwinizm tarafından açıklandığını sanıyorlardı. Tarih ve sosyolojinin Marx ve Durkheim, psikolojinin ise Freud tarafından ateist temellerde açıklandığını zannediyorlardı.

 

Oysa bu görüşlerin her biri, 20. yüzyıldaki bilimsel, siyasi ve toplumsal gelişmelerle yıkıldı. Astronomiden biyolojiye, psikolojiden toplumsal ahlaka kadar pek çok farklı alandaki bulgular ateizmin tüm varsayımlarını temelinden çökertti.

 

Ünlü Amerikalı yazar Patrick Glynn, Allah'ın Delilleri, Sekülerizm Sonrası Dünyada İnanç ve Aklın Uzlaşması isimli kitabında, bu konuda şu yorumu yapar:

Geçen iki onyılın araştırmaları, daha önceki neslin seküler ve ateist düşünürlerinin Allah hakkındaki tüm varsayımlarını ve öngörülerini tersine çevirmiştir... Bilim ve inanç arasında geçen bir asırlık büyük tartışmanın ardından, şu ana kadar konumlar tamamen alt-üst olmuş durumda... Günümüzde somut deliller, çok güçlü bir şekilde, Allah inancını desteklemektedir. (Sayfa 19-20, 53)

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274487/ateizmin-cokusu---girishttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/274487/ateizmin-cokusu---girisSun, 03 Jun 2018 19:28:26 +0300
Yağmurun Bilinmeyen FaydalarıYağmurun Bilinmeyen Faydaları

 

Her yıl yaklaşık 5005 kilometreküp su yeryüzüne düşer ve aynı miktarda su da buharlaşır. Yağmur yeryüzündeki hayatın varolması için gerekli olan su döngüsünün en önemli elemanlarından biridir ve yeryüzündeki taze suyun ana kaynaklarının başında geliyor. Hidroelektrik santrallerinden ürünlerin sulanmasına kadar birçok yönden bizim temel su ihtiyaçlarımızı karşılar.

 

Yağmurun saymakla bitiremeyeceğimiz birçok faydası vardır. Herşeyden önce yağmur tüm canlılığın temel ihtiyacı olan temiz suyun ana kaynağıdır. Yolları temizler, yıkar, su kaynaklarını doldurur, havayı nemlendirir, ekinleri, ormanları ve insanın erişemediği daha nice yerlerdeki bitkileri ve ağaçları sular. Güneşten ısınan havayı soğutur, tatlı su kaynaklarının kurumasını engelleyerek bu kaynaklardaki balık ve diğer canlıların yaşamlarını sürdürmelerini sağlar. Yağmur ayrıca bir enerji kaynağı olarak da kullanılır. Hidroelektrik üretiminde yağmur suları büyük rol oynar. Yüce Rabbimizin belli bir miktar suyu gökten indirmesi, bu suyun içilebilecek tadda olması, ölü toprakları canlandırması şüphesiz O'nun bize verdiği büyük bir nimettir.

 

“Görmüyor musun; gerçekten Allah, gökyüzünden su indirdi de onu yerin içindeki kaynaklara yürütüp-geçirdi. Sonra onunla çeşitli renklerde ekinler çıkarıyor. Sonra kurumaya başlar, böylece onu sararmış görürsün. Sonra da onu kurumuş kırıntılar kılıyor. Şüphesiz bunda, temiz akıl sahipleri için gerçekten öğüt alınacak bir ders (zikr) vardır.” (Zümer Suresi, 21)

 

Yağmurun bitki örtüsünü besleyici özelliği

 

Yağmurun, canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyacı olan suyu yeryüzüne bırakmasının yanında bitkileri besleme özelliği vardır.

 

"...Biz gökten tertemiz bir su indirmekteyiz. Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için." (Furkan Suresi, 48-49)

 

Yağmur suyu aslında damıtılmış sudur. Su döngüsü içinde su okyanuslardan ve denizlerden atmosfere ulaşıp yağmur ve kar olarak tekrar yeryüzüne dönerken aslında tamamen temizlenmiş ve damıtılmış olur. Peki bu durumda bu damıtılmış su nasıl bitkiler için besin kaynağı olabiliyor?

 

Yağmur suyunun içeriği yeryüzüne düşerken atmosferde asılı olan çok küçük maddeleri toplayarak ve atmosferdeki gazları çözerek zenginleşir. Bu yüzden yağmur suyunun yeryüzüne düştüğü anda bitkiler için faydalı olan mikro besinler ve çözünmüş azot yani nitrojen içerdiğini söyleyebiliriz.

 

Nitrojen bitkilerdeki yemyeşil yaprakların gelişmesi için gerekli olan en önemli maddelerden biridir. Ancak nitrojenin birçok şekli bitkiler tarafından emilemez. Bitkiler tarafından en kolay kullanılabilen nitrojen bileşiği nitratlardır. İşte yağmur suyunda da bu bileşik bulunur. Yani bitkilerin beslenmesi için azotun en uygun hali. Yağmur, içindeki bu besin içeriğiyle kurumuş bitkiler ve çimenler için adeta canlandırıcı bir serum gibidir. Kuran'da Allah yağmurun ölü bir beldeyi diriltme işlevine birçok ayette dikkat çeker:

 

"Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik." (Kaf Suresi, 9)

 

Ayrıca yağmur suyunun ph derecesi 5-7 arasındadır. Yani hafif asidiktir. Bu aralık bitkilerin besin emilimi açısından idealdir. Örneğin bitkilerinizi ph derecesi 7'nin üstünde olan musluk suyuyla sularsanız besin kilitlenmesi olarak isimlendirilen bir problemle karşılaşabilirsiniz.

 

Yağmurun çok da bilinmeyen başka yönleri de vardır.

 

Güzel bir parfüm: Yağmur

 

Yağmurun kokusu aslında yoktur ancak hepimiz yağmur kokusu dediğimizde burnumuz aynı ferah kokuyu alır. Peki bu koku aslında nedir?

 

Yağmur kokusu dediğimiz “geosmin” isimli bir maddedir.  Geosmin toprakta bulunan bir bakteri olan aktinomisetler tarafından salgılanır. Yağmur yağdığında bu madde havaya yayılır ve böylece yağmur kokusu diye bildiğimiz o hoş kokuyu duyarız.

 

Yağmur sonrası bir koku olduğu gibi bazen yağmurdan önce de havada bir koku olabilir. Bilhassa fırtınalı havalarda yıldırımlardan boşalan elektrik yükleri havadaki diatomik oksijeni yani iki atomlu oksijen molekülünü ayırır ve oksijen tek atomlu hale gelir. Tek atomlu oksijen daha sonra diğer iki atomlu moleküllere bağlanarak üç atomlu oksijen molekülünü yani ozonu oluştururlar. Ozonun klor veya kıvılcım kokusuna benzeyen kendine has keskin bir kokusu vardır. Bu belirgin ozon kokusu sayesinde bir fırtınanın yaklaşıyor olduğunu anlayabiliriz.

 

Negatif iyonların pozitif etkisi

 

Şehir hayatının sağlığımız üzerindeki etkileri çok konuşulur. Peki şehir hayatı niçin sağlık üzerinde olumsuz bir etki oluşturuyor?

 

Hava kirliliği şehir hayatının olumsuzluklarının başında geliyor. Hava kirliliği havadaki oksijen moleküllerinin elektron kaybederek pozitif yüklü hale gelmesine yol açıyor. Ayrıca sigara, zararlı gazlar, elektrik hatları, uydu, televizyon, bilgisayar, cep telefonu, klimalar gibi şehir hayatının vazgeçilmezleri de pozitif iyonlar üretir. Bu üretilen artı iyonlar akciğerlerimizin derinliklerine kadar iner. Alerji, nefes darlığı, dermatolojik hastalıklar, mikrobik enfeksiyonlar, uykusuzluk, zihinsel yorgunluk, kas yorgunluğu gibi olumsuz etkileri olur, bağışıklık sistemimizi zayıflatır, yaşlanmayı hızlandırır.

 

Bu pozitif iyonların olumsuz etkilerini yok edecek şey ise tabii ki havadaki negatif iyonların bulunmasıdır. Negatif iyonların alerji, nefes darlığı gibi rahatsızlıkların giderilmesinde olumlu etkileri vardır. İşte bu sağlığımızı iyi eden negatif iyonlar yağmur ile doğal olarak oluşurlar. Yağmurdan sonraki ferah, dinlendirici hava bu eksi iyonların yoğunlaşmasıyla oluşur. Negatif iyonlar tatsız ve kokusuzdurlar. Gözümüzle göremesek de yağmur varken sürekli negatif iyonları soluruz. Negatif iyonlar kan akışına karıştığında çeşitli biyokimyasal reaksiyonlar üretmeye başlarlar ve bu şekilde vücuttaki pozitif iyonların etkileri engellenmiş olur.

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269955/yagmurun-bilinmeyen-faydalarihttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269955/yagmurun-bilinmeyen-faydalariMon, 29 Jan 2018 09:28:54 +0200
Göklerdeki su - sonuçYaşam için en büyük ihtiyaç olan su insanlara Allah tarafından hazır olarak sunulmuştur. Suyun oluşumunu bir laboratuvarda izleyemez, onu oluşturamayız. Su dünyanın oluşumu sırasında bir defaya mahsus olarak meydana gelmiş ve canlılara sunulmuştur. O zamandan bu zamana canlı yaşamının devamını sağlayan su molekülleri, aynı su molekülleridir.

 

Yeryüzündeki milyonlarca çeşit canlı bu su sayesinde hayatlarını sürdürür. Yaşam için gerekli olan dengeler de suyun varlığı sayesinde devamlılığını korur. Rabbimiz bizlere nimet olarak sürekli göklerden tertemiz su indirir ve kupkuru topraklardan yeniden hayatı başlatır. Tıpkı bizim de öldükten sonra tekrar diriltilip çıkartılacağımız gibi.

 

Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'dirilttik (ve her yanına yeniden hayat) yaydık'; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız. (Zuhruf Suresi, 11)

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269954/goklerdeki-su---sonuchttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269954/goklerdeki-su---sonucMon, 29 Jan 2018 09:24:57 +0200
Kışın kar yağmasaydı ne olurdu?Kışın kar yağmasaydı ne olurdu?

Kış günlerindeki yoğun kar yağışları hem doğada hem de şehirlerde harika manzaralar oluşturur. Bu bembeyaz örtü, kuşkusuz herkes tarafından çok beğenilir. Karın bu estetik yönü, ağaçların ve tüm yeryüzünün karla birlikte büründükleri bu güzellik gerçekten muhteşem.

 

Kar buz kristallerinden oluşan bir yağış çeşidi. Buz kristalleri 0°C'nin altında su buharının yoğunlaşmasıyla oluşur. Kar aslında elmas gibi, tuz gibi bir mineraldir. Her bir kar tanesinde muhteşem bir simetri ve altın oran vardır.

 

Bir kar tanesi küçük bir toz zerresi etrafında oluşmaya başlar. Oluşan bu kristal gitgide büyür ve köşelerinden  küçük kollar belirir. Hava soğudukça bu kolların büyümesi biraz daha hızlanır. Hava değişimlerine maruz kaldıkça, oluşan bu yapı üzerinde kılcal uzantılar gelişir. Kar çevreye savruldukça ve değişik koşullara maruz kaldıkça bu yapılanma devam eder ve her koşula uygun farklı bir özellik kazanmaya başlar. Bir kar tanesindeki kollar aynı aşamaları yaşadığından bütün kollar birbirine benzer ve son derece kompleks bir yapı meydana gelir. Meydana gelen altı kollu kar tanesinde altının katlarına bağlı bir simetri oluşur ve kristal üç boyutlu yapısını kazanır. Meydana gelen bu simetrik yapı adeta bilgisayarlı ölçümlerle tespit edilmiş, ince ince hesaplanmış bir geometriyi ortaya koyar. Asıl ilginç olan birbirinin aynısı olan bir çift kar tanesi bulmak oldukça zordur.

 

Kar taneleri Allah'ın üstün yaratma sanatından sadece bir tanesi. Bilmediğimiz ve faydalarını pek düşünmediğimiz kar, aslında birçok yönden çok büyük bir nimet.

 

İzolasyon battaniyesi

Kar bir örtü görevi görür, toprak için yalıtım sağlar. Çok iyi bir izolasyon malzemesidir. Kar taneciklerinin çapları 2-4 milimetre, ağırlıkları ise sadece yaklaşık olarak 1000'de 5 gramdır. Havanın gösterdiği direnç sebebiyle süzülerek yere inerler. Bu inme sırasında tanecikler birbirlerini ittiklerinden birbirlerine değmez ve yapışmazlar.

 

Kar, henüz düşmüşken yüzde 90 ile 95 kadarıyla havadır. Bu sayede toprağın üstünü kapladığında atmosfer ile toprak arasındaki ısı akışı büyük ölçüde azaltılmış olur ve toprağın soğuyup donması engellenir. Örneğin -8°C havada kar bitkilerin üzerinde ince bir hava tabakası bırakarak toprak yüzeyini 0°C olacak şekilde örter. Eğer kar olmasaydı dondurucu soğuk toprağın derinlerine kadar nüfuz eder ve toprak donardı. Bu da en ufacık bir kar yağışında tüm ağaçların ve çalıların köklerinin çürümesi anlamına gelirdi.

 

Karın yalıtım özelliği ayrıca bitkilerin nem oranlarını kış boyunca korumak için de önemlidir. Bitkilerin soğanlarını donmaktan korur. Kış ortasında bile olsa bitkilerin topraktan gelecek neme ihtiyaçları vardır. Eğer toprak karla örtülü olmasa hava sıcaklığındaki en ufacık bir değişiklikte toprağın yüzeyinde don olacak ve bu da bitkilerin susuz kalmasına, kurumasına ve köklerinin kırılmasına neden olacaktı. Ancak kar bir battaniye görevi görerek toprağı donmaktan korur ve bitkilerin de ihtiyacı olan nemi almalarını sağlar.

 

Kar: Toprak için su ve besin

Karın sadece bir örtü gibi toprağı sarması değil, bir anda suya dönüşmek yerine zaman içinde eriyerek su halini alması da yine Allah'ın çok büyük bir nimetidir. Kış boyunca toprak ve bitkileri donmaktan koruyan kar, ilkbaharda sıcaklığın artmasıyla eriyerek nehirlere ulaşır. Bitkilerin suya gereksinim duyduğunda bahar mevsiminde bir depo vazifesi görür. Tam uygun zamanda ve yavaş yavaş olan kar erimeleri bitkilerin gelişimi için çok önemlidir.

 

Kışın yağan karın 4'te 3'ü baharda bile yüksek bölgelerde kalır. Böylece yaz kuraklığına karşı da toprağı ve bitkileri korumuş olur. Yavaş yavaş eriyen kar bitkilere ihtiyaç duydukları nemi sağlar. Bu yönüyle kar ayrıca su rezervlerini de yeniler. Kar sayesinde barajlar dolar ve enerji olarak bize döner. Bahar aylarında karın erimesiyle birlikte karda bulunan amonyak toprakta kalır. Bu amonyak azot bakterileri tarafından kalsiyum nitrat gibi azot tuzlarına çevrilerek bitkiler için hayati bir ihtiyaç olan azotu karşılar. Ayrıca kar suyu topraktaki potasyum, kalsiyum, demir gibi mineralleri de çözerek bitkilerin beslenmesini sağlar.

 

Allah'ın gökyüzünden su indirdiğini görmedin mi? Böylece biz onunla, renkleri değişik olan meyveler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı renkleri değişik ve siyah yollar (kıldık). (Fatır Suresi, 27)

 

Atmosfer bakımı ve hava temizliği

Kar, atmosfer temizliğinde de görev alır. Havada asılı toz parçacıkları üzerinde bakteri ve mikroplar bulunur. Kar yağışı bu toz parçacıklarını toprağa indirerek havanın temizlenmesini sağlar. Toz parçacıkları toprağa inince üzerlerindeki bakteri ve mikropların hava moleküllerinin aracılığıyla taşınması bu vesileyle engellenmiş olur.

 

Son zamanlarda yapılan araştırmalarda karın egzoz gazları ve çeşitli aerosol maddelerini hapsettiği ve bilhassa sanayi bölgelerinde endüstriyel kirliliği çok hızlı bir şekilde düşürdüğü gözlemlenmiş. Bugün kanser, akciğer ve kalp rahatsızlıkları gibi birçok hastalığın hava kirliliğinden kaynaklandığı düşünülecek olursa karın yağması Allah'ın çok büyük bir nimetidir.

 

Kutuplarda kar

Kutuplarda yaşayan birçok canlı için kar, aynı zamanda mükemmel bir kamuflaj görevi görür. Kutup tilkisi, kutup ayısı, kutup tavşanı gibi pek çok canlı karla kaplı ortamlarda yırtıcılara farkedilmeden rahatlıkla dolaşabilirler.

 

Karın ses iletimi de çok önemli bir özelliğidir. Antarktika'da sert ve düz kar tabakası ses dalgalarının çok verimli bir şekilde iletilmesini sağlar. Bazı araştırmacılar 1.5 kilometre öteden bile insan sesi duymanın mümkün olabildiğini göstermiştir. Bu çok önemlidir. Çünkü kutup bölgesinde yaşayan birçok canlı için sürülerini bulmak, avlarını tespit etmek ya da can güvenliklerini sağlamak için karın sesi iletme özelliği hayatidir. Kar aynı zamanda geceleri ay ışığını çok iyi yansıtır. Karla kaplı bölgeler ay ışığı altında bile normal zamanlara göre çok daha aydınlık olur. Bu da birçok canlının gece çevresini çok daha iyi görebilmesini sağlar.

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269953/kisin-kar-yagmasaydi-ne-olurduhttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269953/kisin-kar-yagmasaydi-ne-olurduMon, 29 Jan 2018 09:21:02 +0200
Su, milyonlarca yıldır gökyüzü ile yeryüzü arasında sürekli dolaşır Su, milyonlarca yıldır gökyüzü ile yeryüzü arasında sürekli dolaşır

Su, dünyada en çok bulunan madde. Yeryüzünde nereye bakacak olsanız orada mutlaka su görürsünüz. Çok uzağa da gitmenize gerek yok, kendi bedeninizin bile yüzde 70'i sudan oluşur. Tüm canlıların bedenlerinin büyük bölümü sudan oluşur. Yeryüzündeki yaşamın varlığı işte bu suya dayalıdır.

Görmedin mi, Allah, gökten su indirdi, böylece yeryüzü yemyeşil donatıldı. Şüphesiz Allah, lütfedicidir, her şeyden haberdardır. (Hac Suresi, 63)

Dünya yüzeyinin büyük bölümü sularla kaplıdır. Okyanuslar ve denizler yeryüzünün dörtte üçünü oluşturur. Öte yandan karalarda da sayısız göl ve nehir vardır. Yüksek dağların zirvelerini kaplayan kar da sudur. Ancak yeryüzündeki su miktarının yüzde 97'si tuzludur ve canlılar tarafından içilemez. Tatlı suyun yüzde 75'i ise kutuplarda katı durumda hapsolmuştur. Yeryüzünde bulunan suyun sadece yüzde 1'i içilebilir ama bunun çoğu da ulaşılamayan derinliklerdeki yeraltı sularıdır. Canlıların içebileceği bu az miktardaki tatlı su sürekli kullanılır. Ancak hiçbir zaman bitmez, devamlı yenilenir. Dünyadaki suların yüzde 97'sini oluşturan tuzlu sular buuharlaşır, bulutlarda birikir ve sonra yağmur ve kar olarak yağar, tertemiz tatlı su şeklinde bize geri döner. Allah böyle muhteşem bir su arıtma sistemiyle tüm canlıların ihtiyacı olan temiz suyu bizlere vermiştir. Bu gerçek ayette şöyle haber verilir:

Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 68-70)

Milyonlarca yıldır su gökyüzü ve yeryüzü arasında sürekli dolaşır. Buz halinden sıvı hale, sıvı halden buhar haline dönüşür. Bu hareket kesintisiz ve çok hassas bir dengede devam eder. Allah bizler için gökyüzünden tertemiz su indirir.

Su döngüsü içinde gökyüzü suyun ana geçiş yoludur diyebiliriz. Atmosferde her zaman su vardır. Ama çoğu zaman biz bu suyu göremeyiz. Havada asılı çok küçük damlacıklar halindedir. Aslında bunlara su damlası yerine nem yüklü tanecikler ya da su buharı demek daha doğru. Bunlar denizlerden ve okyanuslardan buharlaşır, genleşir, havada yüzerler. Yükselen hava akımlarıyla daha yukarıya çıkabilirler. Yükseklike beraber hava soğur, basınç azalır. Soğudukça hava yoğunlaşır ve çok küçük damlalara dönüşür. İşte bu atmosferin süsleri bulutlar yükselen su buharının oluşturduğu su damlacıklarından oluşan kütlelerdir.

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269952/su-milyonlarca-yildir-gokyuzu-ilehttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269952/su-milyonlarca-yildir-gokyuzu-ileMon, 29 Jan 2018 09:17:34 +0200
Çiğ nasıl oluşur?Dünyamızın hassas dengeleri içinde bulutlarla yüklü olan tertemiz su genelde yağmur ve kar şeklinde bize ulaşır. Ancak soluduğumuz havada da su mevcut. Geceleri soğuyan havayla birlikte atmosferdeki su buharı soğuk hava içinde tutunamaz ve serbest kalır. İşte sabah erken saatte çimlerin üzerinde yürüdüğünüzde ayaklarınızın altında hissettiğiniz bu ıslaklık yani çiğ oluşur.

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269951/cig-nasil-olusurhttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269951/cig-nasil-olusurMon, 29 Jan 2018 09:15:32 +0200
Bulut Çeşitleri ve Bulutların Şaşırtıcı Özellikleri Bulut Çeşitleri ve Bulutların Şaşırtıcı Özellikleri  

 

Yeryüzünde o kadar çok bulut vardır ki uzaydan bakıldığında herhangi bir an içinde tüm yeryüzünün yaklaşık 3'te 2'si bulutlarla kaplı gözükür. Bulutlar yeryüzünden meterelerce yada kilometrelerce yukarıda gezinirler. Yüksekliklerine göre yada şekilerine göre çok çeşitli Latince isimler verilmiştir. Görünüşlerine uygun olarak isimlendirilen “cirrus” bulutlarının adı “kıvrım” ya da “bukle” anlamına gelir. “Yığın” anlamına gelen “cumulus” bulutları, “yayılmış” anlamına gelen “stratus” bulutları veya yağış taşıyan “nimbus” bulutları gibi isimler almışlardır.

 

Bulutlar oluşmaya başladığında içindeki su damlacıkları o kadar küçüktür ki, üzerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar. Bu tip bulutlar pamuk gibi bembeyaz gözükürler. Ama zamanla bu su damlacıkları birleşip büyüdükçe gelen ışığı daha az yansıtırlar ve koyu bir renk alırlar. Her bulutun belli bir su taşıma kapasitesi vardır. Koyu renkli bulutlar bu kapasiteye yaklaşmışlardır. Giderek ağırlaşan su damlacıkları bulutun altına toplanır bu yüzden bulutların tabanları üst tarafına nazaran daha koyu renkte görünür. İşte bu yüzden koyu renkli bulutları gördüğümüzde yağmur yağacağını anlarız. Bulutlar birçok sebepten ötürü önemlidir. Yağmur ve kar yağışlarıyla tüm yeryüzünün sulanması tabii ki bu sebeplerin en önemlisi. Ancak bulutların iklimler üzerinde de çok büyük önemi vardır. Geceleri bulutlar ısıyı yansıtır ve yeryüzünü sıcak tutar. Gündüzleri gölge yapar ve bizleri aşırı ısınmaktan korur, serin tutar.

 

Üstümüzde dolaşan su tankları

 

Bulutlar gökyüzünde çok rahat yol alıyor gibi gözüküyor. Görünüşleri de havadaki pamuk yumakları ya da bazen de tüy gibi diyebiliriz. Ama bu görünüşleri bizi yanıltmasın. Bulutlar aslında çok ağırdır ve çok yüksek miktarlarda su barındırabilirler. Örneğin ağırlıklarını tarif edebilmek için bir kıyas yapmak gerekirse gökyüzündeki en küçük bir kümülüs bulutu yani bildiğimiz şu pamuk gibi gözüken bulutların en küçüğü bile yaklaşık 2 kilo ağırlığındadır. Ortalama büyüklükte ve sıradan hergün gördüğümüz bir kümülüs bulutu ele alalım. Böyle bir bulutun ağırlığı 500 bin kilograma kadar ulaşabilir.  Peki bu kadar ağır kütleler gökyüzünde nasıl asılı kalıyorlar? Nasıl bu ağır kütleler yeryüzüne düşmüyor?

 

Bulutlar çok farklı şekiller ve büyüklüklerdedir ve hepsi çok ağırdır çünkü yüksek oranda su buharı içerirler. Orta boy bir kümülüs bulutu 500 ton su barındırabilir. Ancak kümülüs bulutlarından 10 kat daha yoğun 1000 kat daha büyük bulutlar da vardır. Örneğin fırtına bulutları olarak bilinen kümülonimbüs bulutları. Bunların ağırlığı 1 milyon tona kadar ulaşabilir.

 

Bir kümülüs bulutunun 1 metreküplük bölümünde yaklaşık 0.5 gram su bulunur. Burada su çok küçük damlacıklar halindedir. Ancak bu damlacıklar yere düşmez. Çünkü etrafındaki hava daha sıcaktır. Bulutların içindeki damlacıklar etrafındaki daha sıcak hava tarafından yerçekimine karşı desteklenir. Su buharlaşırken nasıl ısıya ihtiyaç duyuyorsa su buharı da yoğunlaşırken yani suya dönüşürken bunun tam tersi olur. Bulutlardaki su buharı su damlacıkları haline geldiğinde ısı açığa çıkar. Yani bulut içindeki su buharı yoğunlaştıkça kendini içerden ısıtır. Böylece bulut gökyüzünde etrafındaki havadan daha sıcak bir balon gibi asılı olarak kalır. Leonardo Da Vinci bulutları yüzeyi olmayan cisimler olarak adlandırmıştır. İşte bu yüzden bulutların üzerinde durulamaz.

 

Ağırlıkları tonlarca olan bulutların altında “acaba üzerimize düşer mi?” diye hiç de endişe etmeden günlük hayatımızı yaşıyoruz. Gökyüzünde bu kadar ağır bir kütlenin asılı olarak durabileceği bir düzen kuşkusuz hayranlık uyandıracak bir durum. Ayetlerde Allah'ın yarattığı bu özel sisteme şu şekilde dikkat çekilir:

 

Rahmetinin önünde rüzgarları bir müjde olarak gönderen O'dur. Bunlar ağırca bulutları kaldırıp yüklendiğinde, onları (kuraklıktan) ölmüş bir şehre sürükleyiveririz ve bununla oraya su indiririz de böylelikle bütün ürünlerden çıkarırız… (Araf Suresi, 57)

 

O size şimşeği korku ve umut olarak gösteren, (yağmur yüklü) ağırlaşmış bulutları (inşa edip) ortaya çıkarandır. (Rad Suresi, 12) 
 

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269950/bulut-cesitleri-ve-bulutlarin-sasirticihttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269950/bulut-cesitleri-ve-bulutlarin-sasirticiMon, 29 Jan 2018 09:10:03 +0200
Rumilik Tehlike mi? Rumilik Tehlike mi? - Giriş

 

Mevlevilik denildiğinde bir çok insanın aklına Mevlana Celaleddin Rumi’nin liderliğinde Anadolu’da yerleşmiş  bir tarikat gelir. Bu tarikatin dünya üzerinde milyonlarca insanın üzerinde etkisi olmuştur. Çoğu insan Mevleviliğin sevgi, insaniyet, kardeşlik telkin ettiği kanaatindedir, Mevlevilik hakkındaki bilgisi de Şeb-i Arus törenlerinden ibarettir. Oysa biraz incelendiğinde ve dikkatli bir gözle bakıldığında farklı bir durumla karşılaşırız.

 

Mevlana Celaleddin Rumi’nin kitapları İslami eserlerden biri olarak bilinir, ancak bu kitaplarda Kuran’a uygun olmayan, toplum ahlakında ciddi bozulmaya sebep olabilecek gayri ahlaki bölümlerin yer alır. Ne var ki bu gerçek çoğu kişi tarafından bilinmez. Nitekim İslam’a açıkça karşı olan bir çok insanın Mevleviliği savunduğunu görüyoruz. Bunun temelinde de Kuran’a uygun olmayan bu bölümler vardır. Müslümanlığa karşı olan bu kişiler Mevlana’yı kendilerince överler, Mevlana’ya ait olarak bilinen kitaplarda anlatılanları kabul ederler ve insanlara da bunun propagandasını yaparlar.

 

Rumilik olarak adlandırılan bu akımın özünde gayri ahlaki ve Kuran’la tamamen zıt inanışlar vardır. Bunları birkaç başlıkta belirtmek gerekirse; Allah'a, Kuran'a ve İslam'a saygıya uygun olmayan ifadeler, Allah’ın yaratmasını inkar eden Darwinizm, Allah’ın Kuran’da “çirkin bir eylem” olarak bildirdiği ve haram kıldığı homoseksüellik, kadınları ikinci sınıf olarak görmek ve aşağılamak, ırkçı bir yaklaşımla Türk Milleti’ni kötülemek, haram olan şarabın içilmesini helal görmek...

 

Rumilik, İslam’sız ve Kuran’sız bir Müslümanlık anlayışı oluşturmak için bazı çevreler tarafından özel ve bilinçli olarak kullanılan bir felsefedir. Zaten Rumiliği İslam’ın yerine benimsetmeye çalışan insanların ortak noktalarına baktığımızda, bunların büyük kısmının homoseksüelliği savunduğunu, bilimsel hiçbir delili olmadığı halde evrim propagandası yaptığını ve Kuran ahlakına uygun olmayan bir yaşam görüşünü savunduklarını görüyoruz. Bunlardan habersiz olan bir çok insan ise muhtemelen iyi niyetli bir şekilde Mevlana’nın kitaplarından alınan bazı cümleleri yayarlar ve farkında olmadan Rumilik adındaki bu felsefeye katkıda bulunurlar.

 

Burada şunu belirtmek gerekir ki bu filmde sadece bir kısmını ele alacağımız ve Kuran'a uygun olmayan bu bölümler belki Mevlana'nın kitaplarına sonradan eklenmiş olabilir, başka bir kişi tarafından yazılmış olabilir, Mevlana tüm bu sözlerden habersiz de olabilir. Ancak neticede Mevlana adına yayınlanan, basılan, dağıtılan ve aktarılan kitaplarda Kuran'a tamamen zıt bir felsefe ve hayat tarzını anlatan bölümler vardır. Bu filmde başta Mesnevi olmak üzere Mevlana'ya atfedilen eserlerde bulunan ve genelde halk tarafından pek bilinmeyen Kuran karşıtı bölümler bir araya getirilmiştir. Sadece bir kısmını sunacağımız bu İslam karşıtı ifadeleri yorum yapmadan Milli Eğitim Bakanlığı'nın yayınladığı Orijinal kaynaklardan sunuyoruz.

 

Şunu tekrar önemle belirtmek gerekir ki bu filmde bahsedilen Rumilik ile Anadolu'da bilinen Mevlevilik arasında hiçbir bağlantı yoktur. İslam dinine muhalif bu Kuran karşıtı bölümlerden haberi olmayan samimi, gerçek anlamda dürüst Mevlevilerin hepsini tenzih ediyoruz.

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268888/rumilik-tehlike-mi-http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268888/rumilik-tehlike-mi-Sun, 14 Jan 2018 14:52:25 +0200
Mevlana’ya Ait Olduğu İddia Edilen Kitaplarda Kadınları Aşağı Gören SözlerMevlana’ya Ait Olduğu İddia Edilen Kitaplarda Kadınları Aşağı Gören Sözler

Mevlana'nın kitaplarında yer alan bazı kadın karşıtı sözlerde Peygamberimiz (sav)’in adı kullanılmış ve haşa bu sözler Peygamberimiz (sav)’e aitmiş gibi ifade edilmiştir. Resulullah (sav), kadınlara olan sevgisi, saygısı ve nezaketiyle tüm dünyaya örnek olmuş bir insandır. Hayatının her anında kadınlara verdiği değeri ifade etmiş, onları en güzel şekilde korumuş, desteklemiş ve onore etmiştir. Dolayısıyla Peygamberimiz (sav)’in kadınlar aleyhine bir açıklamasının bulunması mümkün değildir. Bu, Kuran’a da uygun değildir. Allah’ı çok seven, Allah’tan çok korkan ve tüm hayatını Kuran’a göre yaşayan Hz. Muhammed (sav)’e kadınlar aleyhinde sözler atfetmek, mübarek Peygamberimiz (sav)'e çok çirkin bir iftiradır. Peygamberimiz (sav) tüm bu iftiralardan ve çirkin sözlerden beridir.

 

Kadınları sözde aşağı gören zihniyet bağnazlığın hurafelerinde vardır. Kuran bu çirkin hurafeleri ortadan kaldırmıştır. Örneğin Mesnevi’de yer alan bağnaz hurafelere göre kadınların aklı noksandır ve kadınlara danışılmamalıdır. Oysa Kuran’da Sebe melikesiyle ilgili bir kıssa yer almaktadır. Yani, bir kadının devletin hükümdarı olduğu örneği verilmiştir. Benzer şekilde Allah Kuran’da, Hz. Meryem ve Firavun’un eşi gibi mümin kadınları da övmüş ve onların güzel ahlakını tüm insanlara örnek göstermiştir.

1. Kadın Parça Buçuktur Yalanı

Ümmet peki dedi, “Ya bir çocuğa rastlarsak ya bir kadın çıkarsa karşımıza?” Çocukta da kadında da akıl yoktur, aydın bir karara varamaz. Peygamber onunla danış, dediğinin tersini yap düş yola dedi. Nefsini kadın tanı, kadından beter tanı, çünkü kadın parça buçuktur, nefisse tamamen şerdir. (Mesnevi, Cilt 2, s. 563)

2. Kadınlara Danışmayın Yanılgısı

Ey yolcu yolcuyla danış, kadınla değil… Çünkü kadının reyi seni topal eder. (Mesnevi Cilt 4 Beyit 2210)

3. Kadınlara Danışsanız Bile Dediklerinin Tersini Yapın Hurafesi

Kadınlarla danışın, sonra da ne dedilerse aksini yapın.” Gerçekten de onlara asi olmayanlar helak oldu. (Mesnevi, Cilt 1, 3064-3065. Beyitler)

Kadınlara danışın sonra onların söylediklerinin aksine hareket edin. Karılarına başkaldırmayan kişiler nefeslerini tüketirler. (Ariflerin Menkibeleri, sf. 402)

4. Kadınların Rüyasının Bile Erkeklerden Aşağı Olduğu İddiası

Kadının rüyası, aklı noksan, canı zayıf olduğu için, erkeğin rüyasından daha aşağıdır. (Mesnevi, Cilt 6, 4354. Beyit)

5. Annelere Hakaret Sözü

Arşta oturup duruyordum. Anamın şehveti “inin” emri ile beni buraya attı. O tam yücelikten bir kocakarının hilesiyle rahim zindanına düştüm. Ruhu ta arştan bu yurda getirdi. Hasılı kadınların hilesi pek büyük. İnişim, önce de kadın yüzünden, sonra da kadın yüzünden. Ruhtum, nasıl oldu da bedene büründüm? (Mesnevi, Cilt 6, Beyit 2795)

6. Kadının Hayvan Suretinde Olduğu Yalanı

Kadınlarda hayvanlık sıfatları çoktur, çünkü kadının gönlü renge, kokuya akar. ( Mesnevi, Cilt 5, 2968-2975. Beyitler)

Allah Kuran’da kadınların ve erkeklerin iman, ahlak, akıl olarak birbirlerine eşit olduklarını ve üstünlüğün sadece takvayla olacağını bildirmiştir:

Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çokça zikreden erkekler ve (Allah’ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır. (Ahzap Suresi, 35)

 

Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

 

Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi, 72)

 

Hani melekler: “Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı,” demişti. (Al-i İmran Suresi, 42)

Kuşkusuz bir insanın neye inandığı ve nasıl yaşadığı sadece kendisini ilgilendiren bir konudur. Allah'ın Kuran'da emrettiği “dinde baskı yoktur” (Bakara Suresi, 256) hükmüne göre herkes dilediği inanca sahip olmakta özgürdür. Ancak Rumilik konusunda insanları uyarmak, bilgilendirmek her Müslüman için hem bir hak, hem bir sorumluluktur.

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi Kuran'a uygun olmayan bu anlatımlar belki Mevlana'nın kitaplarına sonradan eklenmiş olabilir, Mevlana'nın bu sözlerle ilgili bir bilgisi olmayabilir. Ancak bugün Mevlana'ya ait olarak bildiğimiz kitaplarda İslam'a ve Kuran'a tamamen zıt bir felsefe ve hayat tarzını anlatan bölümler vardır.

 

Bu felsefe asırlardan beri kasıtlı ve bilinçli olarak Müslümanları zayıflatmak, etki altına almak ve yönlendirmek amacıyla kullanılıyor. Bu şekilde İslam dini yerine şarabın, homoseksüelliğin helal olduğu bambaşka bir din tesis edilmek isteniyor. Bu akımda haşa ilahlık iddiası var, Darwinizm var.

Tekrar belirtelim ki burada eleştirilen Rumilik ile Anadolu'da bilinen Mevlevilik arasında hiçbir bağlantı yoktur. Birçok samimi Müslüman Mevlana'nın kitaplarındaki bu gayri ahlaki bölümlerden habersiz olarak Mevlana'nın bazı sözlerini bilmeden yaygınlaştırıyor olabilir. Tüm İslam alemini doğrudan ilgilendiren ve asırlardır süregelen bu gizli plan hakkında Müslümanlar elbette haberdar edilmelidir. Böyle önemli bir durumda, elbette herkes hassasiyet göstermekle, kötülükten sakındırmak ve iyiliği anlatmakla yükümlüdür. Zira Mevlana'ya atfedilen eserlerdeki gayri ahlaki bölümler kullanılarak Rumilik adı altında  Kuran'la ve İslam'la çelişen bir felsefe yaygınlaştırılmaktadır. Tüm Müslümanların bu bölümlerin varlığından haberdar edilmesi önemlidir.

 

]]>
http://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268884/mevlanaya-ait-oldugu-iddia-edilenhttp://seyhnazimkibrisihazretleri.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268884/mevlanaya-ait-oldugu-iddia-edilenSun, 14 Jan 2018 14:46:58 +0200